YEMEK BAHANE: MÜŞTEREK SOFRALAR

Ekmeği bölüşmenin, birlikte yemek yemenin insan psikolojisine etkilerine dair.

Çocukluğuma dair hatırladığım ilk anılardan biridir; pazar sabahları mutfaktan gelen güzel kokular ve babamın beni “Haydi kahvaltı vakti!” diye uyandırışı. Üç kişilik bir çekirdek ailenin pazar kahvaltısı telaşesi… Yedi-sekiz yaşlarımdayken benim görevim taze ekmek ile gazete almak ve hazırlananları sofraya götürmekti. Ne de mühim görevlerdi! Kendimi sofraya birkaç tabak götürünce, elimde ekmek ve gazetelerle içeri girince ne büyük işler başarmış hissederdim… Yumurta ve fırında o gün ne pişmişse herkesin tabağına dağıtılırdı; kalan her şey ortaya servise sunulurdu. Ben her şeyi kendi tabağıma alıp yemeği severdim. Hele bir de patates kızartması varsa; bitecek diye heyecanlanır, tabağıma patateslerden kule yapardım; tabağımda kalan zeytinleri de “Anne, sen hiç yemedin,” diyerek onun tabağına koyardım. Çok uzun yıllar sürdü bu pazar kahvaltısı geleneği; masaya bir tabak daha eklendi sonra ve ben de patateslerimi paylaşmayı öğrendim. Pazar sabahları ne olursa olsun, çekirdek ailenin bireyleri bir araya gelir ve o sofrada bütün bir hafta konuşmadığımız ne varsa konuşurduk. En çok da ben, hayallerimi anlatırdım. Sonra ne oldu da pazar kahvaltılarımız ayda bire, yılda birkaç kereye düştü şimdi bilemiyorum; fakat ellerimde tuttuğum o ekmeğin ve o zamanların sıcaklığını düşündükçe mutlu olurum. Yediklerimin değil, birlikte yediklerimin; paylaşmanın hatırasına.

BİR MANİFESTO VE RİTÜEL OLARAK ‘BİRLİKTE YEMEK’

Farklı nesilleri bir araya getiren sofralar. Fotoğraf: The Joy of Film

Dünyanın dört bir tarafında bambaşka kültürlerden gelen insanların elbet böyle hatıraları vardır, ailenin etrafında toplandığı upuzun masalar ve akşam yemeklerinin; o lezzetlerin kokusu vardır burunlarında; en çok da o anların sıcaklığı, güven ve birlik duygusu anılarında… Nitekim müşterek bir şekilde yemek yemek, avcı toplayıcı atalarımızdan beri hemen hemen bütün kültürlerde sosyal bir ritüeldir. Şölenler, düğünler, kutlamalar, felaketler ve yaslar insanları bir sofra etrafında bir araya getirir. Birlikte yemek, kimi kültürde ailenin fertlerini bir arada tutandır; ailenin bel kemiğidir. En önemli kararlar genelde toplantı masalarında değil, o iş yemeklerinde verilir. Birine misafirperverliğimizi göstermenin en yaygın biçimi, yemeğe davet etmektir. En birincil ihtiyaçlarımızdan olan yemek yemek, sadece özel günlerin değil, günlük rutinimizin içinde sosyalleşmemiz için de en önemli araçtır aynı zamanda. Yemek masası, yalnızca yemeğin değil, duyguların ve deneyimlerin paylaşıldığı bir yerdir. Bir dostu özlediğimizde ‘bir yemek yemek’ için ararız, ilk buluşmalar, doğum günleri, kısa öğle yemekleri ve hafta sonları hazırlanan büyük sofralar… Kimi zaman yemek bahane, sohbet ve paylaşmak şahanedir. Her kültürde farklı ritüelleri olsa da, birlikte yemek yemek bütün kültürlerde sosyalleşmenin ve dayanışmanın en mühim manifestosudur.

AYNI SOFRA ETRAFINDA BİR ARAYA GELMEK; AMA NEDEN?

Günümüz toplumlarında hayat şartları ve farklı çalışma rutinleri sebebiyle birçok insan yemeğini yalnız yiyor veya yemek durumunda kalıyor. Kimi zaman bir tercih, kimi zaman bir zorunluluk olan yalnız yemek yemek, uzun vadede birtakım problemleri de beraberinde getiriyor. Çocukluğundan beri ailecek yemek yiyen ve bunu sürdürmeye çalışan bireylerin asosyallik ve obezite gibi çeşitli davranış ve yeme bozukluklarına yakalanma olasılıkları düşüyor.[1] Psikolojik ve fiziksel dezavantajlarının yanı sıra, yalnız yediğimiz her yemek aslında bir başkasıyla bağlantı kurma şansımızı da kaçırmamız demek. Çünkü birlikte yemek yemek, duygu, fikir ve deneyimlerin paylaşılmasına olanak tanır.

yalnız yemek
Yalnız yenen yemek… Fotoğraf: Chetan Hiteroli

Bunca zorlu koşula ve bireysel hayat düzenlerine rağmen, insanların hala bir sofra etrafında bir araya gelmesinin birçok sebebi var. Yemek, bizi birbirimize bağlayan en temel araç. Araştırmalara göre müşterek yenen yemekler, geniş çerçevede toplumsal ilişkileri ve küçük ölçekte aile ve arkadaşlık ilişkilerini güçlendiriyor.[2] Sosyal bir ortamda diğer insanlarla birlikte yemek yiyen bireyler, daha geniş bir sosyal ağa sahip oluyor ve kendilerini daha güvende hissediyorlar.[3] Evet, yemek bizi bir araya getirdiği için iletişimimizi güçlendirmesi kaçınılmaz bir sonuç; fakat ilişkilerin uzun vadede güçlenmek için ihtiyaç duyduğu güven duygusu nereden geliyor? Davranışsal Bilimler profesörü Laura Cavanagh’a göre, kime güvenip güvenmeyeceğimize karar verirken birtakım zihinsel kısa yollara başvuruyoruz. Evrimsel bakış açısına göre, hayvani iç güdülerimiz bu noktada devreye giriyor. Vücudumuza aldığımız besine güvenirsek, ki bu oldukça zordur, o besini paylaştığımız insana güven duymamız kolaylaşıyor.[4] Bu güven duygusu, bireylerin günlük hayatta da kendilerini daha rahat ve iyi hissetmelerini sağlıyor. Uzun vadede toplum, daha mutlu ve birbirine güven duyan bireylere sahip oluyor.

Aile fertlerimizle, iş arkadaşlarımızla, dostlarımızla bir sofrada bir araya gelerek yediğimiz yemekler şüphesiz aramızdaki bağları kuvvetlendiriyor; daha mutlu ve güven duyan bireyler olmamız için ortam sağlıyor. Peki ya yabancılarla yediğimiz yemekler? Az buçuk tanıdığımız veya hiç tanımadığımız insanlarla yemek yememiz gereken durumlarla sık sık karşılaşırız; romantik ilk buluşmalar, iş toplantıları, kalabalık kutlama yemekleri…  Hiç tanımadığımız insanlarla aynı sofrada oturup yemek yemek elbette bir anda bir yabancıya güven duymamızı sağlamaz; fakat aynı sofrada aynı yemeği yemek yeni kurulan ilişkilerde güven inşa etmeyi kolaylaştırıyor.[5]

sohbet sofrası
Damlıca Çiftliği’nde kurulmuş bir ‘müşterek’ sohbet sofrası. Fotoğraf: Derya Turgut

Diğer yandan aynı sofrada paylaşarak yenilen yemekler, yemeğimizi paylaştığımız insanların davranışlarına daha fazla dikkat etmeyi ve koordine hareket etmeyi gerektiriyor. Özellikle meze ve tapas gibi paylaşarak yenen yemekler, başkalarının ihtiyaçlarını gözetmeyi ve farkındalığı beraberinde getiriyor. ‘O son lokmayı’ kimin alacağını düşünüyor, en sevdiğimiz mezeden biraz daha alırken, “Herkes bundan aldı mı?” diye soruyoruz. Tüm bu süreç, çok basit gibi görünse de uyumlu bir çalışma gerektiriyor. Tanıdığımız, yahut tanımadığımız kişilerle paylaştığımız sofralardaki koordinasyon, aramızda bir dayanışma yaratmaya veya var olan dayanışmayı güçlendirmemize yardımcı oluyor.[6] Hatta Fishbach ve Woolley’e göre (2019), bu dayanışma bir konuda farklı görüşlere sahip olan veya farklı gruplarda bulunan kişilerin arasındaki uzlaşmayı kolaylaştırıyor. O halde, ‘bu konuyu bir yemekte masaya yatırmak’, her zaman daha iyi bir fikir gibi görünüyor. Birlikte yemek yemek günlerce karşı karşıya oturup tartışarak varamayacağımız sonuçlara ulaşmamıza ve dayanışma içinde bulunmamıza destek oluyor. Özellikle de bir ekmeği bölüşmek! Fishbach ve Woolley, 2019’da yaptıkları araştırmayla, aynı tabaktan yemek yemek konusunu da masaya yatırıyorlar. Araştırmanın sonuçları, daha çok Asya ve Ortadoğu kültürlerinde görülen ‘aynı tastan yemek yeme’nin, dayanışma ve koordinasyonu kuvvetlendirdiğini ortaya koyuyor. Hatta paylaşılan porsiyon küçüldükçe, bu etki artıyor. Aynı zamanda benzer veya aynı yiyecekleri yiyen bireyler ise kendilerini birbirlerine daha yakın hissettiklerini ve aralarındaki güven ve dayanışmanın güçlendiğini bildiriyorlar.[7]

Aynı sofrada, aynı yemeği yemek, güven ilişkisini güçlendiriyor. Fotoğraf: Digital Sennin

Kolektivist kültürlerde aynı tabaktan yemek yemek daha yaygın bir gelenek iken, bireyci toplumlarda insanların bu duruma pek yanaşmadığı görülüyor.[8] Bu durumu şöyle açıklayabiliriz. Kolektif toplumlar dayanışma ve paylaşmaya açık oldukları için, bu anlayışı sofralarına da taşıyorlar. Bunun yanı sıra, aynı ekmeği bölüşerek yiyen insanlar, edindikleri güçlü dayanışma güdüsüyle toplumsal alanlarda da dayanışmaya ve iş birliğine hazır oluyorlar. Hangi yönde ya da hangi ölçekte olursa olsun, aynı yemeği paylaşmanın gücü, atalarımızın keşfettiği, fakat modern çağda bizim unutmaya başladığımız bir gerçek. Elbette yemek, bireyler arasında koordinasyon ve dayanışmayı artırmak için tek araç değil. Fakat günlük rutinin bir parçası ve bir ihtiyaç olduğu düşünülecek olursa, etkili bir yöntem olarak kullanılabileceği kesin.

BİRLİK İÇİN ‘BİRLİKTE YEMEK’

Bütün bu araştırmalar göz önüne alındığında, yemek yeme alışkanlıklarının sosyal hayatımızı, ruhsal ve fiziksel sağlığımızı etkilediğinin yadsınamaz bir gerçek olduğunu rahatça söylenebilir. Günümüzde bireyin yalnızlaşması ve yabancılaşmasının ise yeme-içme alışkanlıklarımızla direkt olmasa da dolaylı bir bağlantısı olup olmadığı yeni bir tartışma konusu olabilir. Bir yandan da birlikte yenen yemeklerin, büyük sofraların artık sadece özel günlerde ve anılarda kalması bize günümüz toplumuna dair ipuçları verebilir. Örneğin, Türkiye’de son yıllarda paylaşım kültürünün bir yansıması olan meze odaklı restoranların sayısının giderek artması, toplumun ihtiyaç duyduğu güven ve dayanışma duygusuna bir işaret olabilir. Nitekim son yıllarda dünyanın farklı köşelerinde, farklı konu başlıkları altında düzenlenen yemek buluşmalarında dayanışma ve iş birliğini artırmak hedeflenen sonuçlardan biridir. Örneğin Birleşik Krallık’ta insanları bir araya getirmek ve toplumda dayanışmayı güçlendirmek amacıyla kurulan The Great Get-Together isimli topluluğun The Big Lunch başlıklı etkinliği, binlerce insanı mahallelerinde komşularıyla birlikte yemek yemeğe davet ediyor.[9] Bu ve benzeri birçok etkinlik, yemeği bir araç olarak kullanarak hem yakınlarımızla, hem de yabancı saydığımız ‘komşularımızla’ bizi bir araya getirerek paylaşma hissini hatırlatmak istiyor.

İnternetin psikolojisi üzerine uzmanlaşmış yazar Nathalie Nahai’nin bir araştırmasına göre ise, bireyler özellikle yalnız yemek yediklerinde, yediklerini diğerleriyle sosyal medyada paylaşmak istiyorlar. Bu isteğin arkasında, hazırladıkları yemekle gurur duymaları, onu estetik buluyor olmaları ve o anı kayıt altına almak istemeleri gibi sebepler mevcut.[10] Anlayacağımız, zaman, önceliklerimiz ve hayat tempomuz değişiyor. Fakat yemek ile olan ilişkimiz ve yemeği paylaşma arzumuz, sadece şekil değiştiriyor.

Şimdi aklınıza yediğiniz en güzel yemeği getirin. Onu anımsamaya önce kokusuyla, sonra kokunun size çağrıştırdıklarıyla başlayacaksınız; ve fark edeceksiniz ki o yemeği anımsarken, bir yandan da o sırada yanınızda kimler olduğunu ve nerede olduğunuzu hayal edeceksiniz. Ben, bugüne kadar bir kahvaltıda yediğim en lezzetli yemek hangisiydi bilemiyorum; fakat bana bugüne kadar yaptığım en iyi kahvaltı hangisiydi diye sorsanız, cevabım çok net: küçükken ailecek yaptığımız pazar kahvaltıları. Hep birlikte hazırladığımız, bir sofrada paylaşarak yediğimiz, bana bütünün bir parçası olduğumu hissettiren, güven veren sıcacık pazar kahvaltılarımız. Şimdi anlıyorum; aynı ekmeği bölüşerek yemekmiş işin sırrı.

NOTLAR:

[1] Hunt, G., Fazio, A., MacKenzie, K., & Moloney, M. (2011). Food in the family: Bringing young people back in. Appetite, 56(2), 394-402.

[2] Dunbar, R. I. M. (2017). Breaking Bread: the Functions of Social Eating. Adaptive Human Behavior and Physiology, 3

[3] Burke, A., Erwin, P., & Purves, D. (2002). Food Sharing and Perceptions of the Status of a Relationship. Perceptual and Motor Skills, 94, 506-508.

[4] Fishbach, A., & Woolley, K. (2017). A recipe for friendship: Similar food consumption promotes trust and cooperation. Journal of Consumer Psychology, 27(1), 1-10.

[5] Fishbach, A., & Woolley, K. (2017), 1-10.

[6] Fishbach, A., & Woolley, K. (2019). Shared Plates, Shared Mind: Consuming From a Shared Plate Promotes Cooperation. Psychological Science, 30(4), 541-552.

[7] Fishbach, A., & Woolley, K. (2017) 1-10.

[8] Fishbach, A., & Woolley, K. (2019). 541-552.

[9] Dunbar, R. I. M. (2017).

[10] https://theallotmentproject.wordpress.com/2014/02/24/origins-and-benefits-of-food-sharing/

ELİF BAYRAM

Toprak kokan bir domates, bir Martin Parr fotoğrafı, bir Italya şehri, biraz insan, biraz da yemek üzerine söyleyecek bir sözü her zaman vardır. Geceleri kültür ve gıda politikaları, yemek kültürü, sosyal psikoloji ve daha sürdürülebilir bir 'bugün' üzerine düşünür. Gündüzleri yazar-çizer-arşivler; seyahat ve kültür-sanat editörü.